Filistin Gezisinden Çarpıcı Notlar

Kudüs




Yaklaşık üç yıl önce Kudüs'ü ziyaret ettim. Mescid-i Aksa'da Cuma namazı kılmayı tasarlamıştık ancak kafilemizde bulunan Almanya vatandaşı Türkler, Telaviv Havalimanı'nda pasaport kontrolüne takılınca bu hayalimizi gerçekleştirememiştik. İsrailli memurlar Almanya pasaportuyla ülkeye giriş yapmak isteyen arkadaşlarımıza:


-Siz Türksünüz. Neden Alman pasaportuyla geldiniz, aranızda çifte vatandaş olanlar da var? Eğer Türk kimliğiyle gelseydiniz kolayca geçebilirdiniz, şimdi prosedürü uygulamak zorundayız, demişler. 

Şaşırmıştık. Reis, Davos'ta 'one minute' diye haykırmıştı, Mavi Marmara olayı henüz çok tazeydi. Ancak Türk kimliği İsrail nezdinde hala itibarını koruyordu.

Gezimizin üzerinden birkaç ay geçtikten sonra Cumhuriyet gazetesinde bir röportaj okudum. Mavi Marmara'da bulunmuş bir insan hakları savunucusu olan İbrahim Sediyani şunları anlatıyordu:

" (...) ( Mavi Marmara baskınından sonra) Bizi Aşdod Limanı’na çektiler, akşam vakti oldu. Tek tek dışarı çıkarıp foto çektiler. Bir iki muayeneden sonra Negev Çölü’ndeki Beer-Şeva kentindeki Ela Hapishanesi’ne götürdüler. Biliyor musunuz, bu hapishaneyi inşa eden Türk devletidir, Türk müteahhitlerdir. Bizi oraya götürdüler. Hapse girdikten sonra sıkıntı bitti. İsrail askerlerinin aksine gardiyan ve polisler gayet insani davrandılar. Bazıları ne diyordu biliyor musunuz? “Siz salak mısınız, bizim ve sizin devletiniz dünyanın en iyi dostudur. Sizi kullanıyorlar. Bu AKP sizi kullanıyor. Bazı arkadaşlarımız güya ‘mücahitlik’ tasladı.
İsrail polisleri su verince ‘Biz sizin suyunuzu içmeyiz’ dediler. Onlar da “Bizim suyumuz mu? Yav siz harbiden salakmışsınız ya. Bu bizim suyumuz değil ki, bu sizin suyunuz, sizden geliyor” diye dalga geçtiler. Su şişesine baktık, üzerinde “Made in Turkey” yazıyordu. Rezil olduk. Ben orada ne kadar salak olduğumuzu anladım."*
 
Tel Aviv'e ayak bastığımız ilk saatlerde yaşadığımız bu küçük tecrübe, Sediyani'nin röportajını okumamdan çok önce, bende şu kanaati güçlendirmişti ki memleketimde estirilen havanın aksine İsrail ve Türkiye gerçekten dosttu. Seyahatimizin ilerleyen günlerinde de bu kanaati zayıflatacak hiçbir hadise cereyan etmedi. İsrail'in konakladığımız Beytüllahim etrafında kurduğu kontrol noktalarından geçmemiz için elimizde tuttuğumuz Türkiye pasaportlarını kaldırarak aracımızın camından İsrail askerlerine göstermemiz daima kafi geldi, ciddi hiçbir sorunla karşılaşmadık.

İlk gün, Cuma Namazını kaçırmıştık ancak yine de derhal Mescid-i Aksa'ya doğru hareket ettik. Mescid-i Aksa'ya vardığımızda cuma cemaati çoktan dağılmaya başlamıştı. Kalabalığın akışına ters istikamette güçlükle ilerleyerek 144 dönümlük Mescid-i Aksa arazisine girdik. Türkiye'de galat-ı meşhurdur, bu arazi üzerindeki yapılardan biri olan Kubbet'üs Sahr Mescid-i Aksa zannedilir. Halbuki Mescid-i Aksa bu arazinin tamamıdır; Kubbet'üs Sahr ise Hz. Muhammed'in Mirac'a yükselmeden önce altında namaz kıldığı rivayet edilen Muallak Kayası üzerine sonradan inşaa edilmiş bir yapıdır. Hiç şüphesiz Hz. Muhammed'in miracı sırasında bu arazi üzerinde bugünkü yapıların hiçbiri yoktu; Kubbet'üs Sahr, Cuma Camii ( Aksa Mescidi olarak da anılır), Burak Mescidi gibi yapılar sonradan inşaa edilmiştir. Yahudiler için kutsal olan Ağlama Duvarı ise Mescid-i Aksa arazisinin istinad duvarıdır ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde şehirdeki Yahudilere ibadetlerini eda etmeleri için bahşedilmiştir.

 
 İçeriye girer girmez müthiş bir manevi hava sardı bizi. Bir müslümanın bu havayı hissedebileceği çok az mekan vardır yeryüzünde. Mescid-i Aksa kadınlar ve çocuklarla doluydu. Çocuklar sağa sola koşturuyor, kadınlar oturmuş sohbet ediyorlardı. Bazıları ise oraya-buraya seyirtiyor, ziyaret için gelenlere kah hurma ikram ediyor kah gül suyu tutuyorlardı. Az sayıda erkek vardı içlerinde, hepsi telaşla bir şeyler yapıyor, gelenlere hizmet etmeye çalışıyorlardı. Kubbet'üs Sahr'da bir kadın tarafından bana uzatılan tespih en kıymetli hatıralarım arasındadır. Gördüğümüz manzara karşısında sevinmiştik, insanlar Mescid-i Aksa'yı dolduruyor ve istedikleri gibi vakit geçirebiliyorlardı. Vaziyetin bize aktarıldığı kadar vahim olmadığını düşünmeye başladık. Acı gerçeği sonradan öğrenecektik. Meğer avluda gördüğümüz insanlar Kudüs'te yaşayan ailelerin tuttuğu nöbet çetelesini takip ederek Mescid-i Aksa'ya geliyor ve ailecek bekçilik ediyorlarmış. Mescid-i Aksa boş kalırsa İsrail askerlerinin bir bahaneyle burayı işgal edeceğinden korkuluyormuş. İsrail buna defalarca tevessül etmiş. Böyle bir tehlike anında kadınlar ve çocuklar kitaplıkları, ayakkabı dolaplarını yıkıp siper alarak taşlarla ve sopalarla mukavemet gösteriyorlarmış.

Acı Bir Tarihi Hadise


 Kudüs gezimizin en unutamadığım anları Mescid-i Aksa arazisi içinde bulunan Cuma Camii'nde kıldığımız sabah namazlarıdır. Şafii mezhebine uyularak sabah namazının içinde eller kaldırılıp dua ediliyor. İsrail zulmünden kurtulmak için yalvarılan bu dualar esnasında hislenmemek mümkün değil. Namaz kılınırken mescidin devasa kapılarından giren kuşlar cemaatin üzerinde cıvıl cıvıl ötüşerek uçmaktaydı. Ve Aksa'da çocuklar özgürdü, bağrışarak oynayan çocuklara kaşların karartıldığına şahit olmadım. 

Halife el-Velid tarafından, Hz. Ömer devrinde inşaa edilen küçük mescidin 705-715 yılları arasında genişletilmesiyle yaptırılan bu muazzam camii, pek çok tarihi hadiseye sahne olmuştur. Haçlılar tarafından Kudüs işgal edildiğinde bu camii önce kraliyet sarayı olarak kullanılmış ve sonra da kiliseye çevrilmiştir. Selahaddin Eyyubi 1187 senesinde şehri alınca burayı yeniden ihya etmiş ve hamisi Nureddin Zengi tarafından 1168 senesinde yaptırılan paha biçilemez künde-kari minberi camiye yerleştirmiştir. 

Künde-kari sanatında çivi ve metal bağlama kullanılmaz. Ahşap parçalar özel bir yöntemle birleştirilir ve bu parçalar minber tahrib edilmeden asla ayrılamaz. Nureddin Zengi Minberi'nde üç binden fazla ahşap parça bulunmaktadır.


  
Cuma Camii (Aksa Mescidi)

Bu camiin bulunduğu alan Yahudi iddialarına göre yıkılan Süleyman Mabedi'nin vaktiyle bulunduğu
yerdir. Mescid-i Aksa'yı işgal edip Süleyman Mabedi'ni yeniden inşaa etmek İsrail'in 'Kızıl Elma' sıdır. Bu amaçla bugüne kadar pek çok saldırı düzenlenmiştir. Bu saldırıların en meşhurlarından birini Avustralyalı bir Yahudi olan Denis Ruhan, 1969 senesinde gerçekleştirmiş ve Cuma Mescidi'ni ateşe vermiştir. Çıkan yangında camii ağır hasar almış ve  Nureddin Zengi Minberi yanmıştır.

Kundaklanan Aksa Mescidi'nden bir fotoğraf

Yangından sonra Aksa Mescidi'nin içinden bir görünüş



Yanan Nureddin Zengi Minberi




 İsrail'in o zamanki Başbakanı Golda Meir hatıratında bu hadisenin çıktığı gün yaşadıklarını şöyle anlatmakta ve içler acısı halimizi şöylece suratımıza vurmaktadır:

''Aksa'nın yandığı gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Sabah hadise duyulacak ve bütün dünya müslümanları ayağa kalkarak Kudüs'ü elimizden almak için harekete geçecek diye endişeleniyordum. Fakat sabah endişemin yersiz olduğunu anladım, zira hiçbir İslam ülkesinde Aksa yangını haber olmamıştı, müslümanlar bundan habersizdi.''

Evet, müslümanlar her şeyden bihaberdi, maalesef.

Bu menfur olayın üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra Ürdün, Suriye ve Türkiye biraraya gelerek Zengi Minberi'nin aynısını yaptırmış ve yerine koymuştur. Minberin yapımı beş yıla yakın sürmüştür. Bugün Cuma Mescidi'nde bulunan minberde Ürdün abonozu kullanılmış, sedef kakmalar Suriyeli ustalarca yapılmıştır. Künde-kari işçiliği ise Mehmet Ali Uçar, Mevlüt Çiller, Recep Elitok gibi kıymetli Türk ustaların eseridir. 

Yine Nureddin Zengi tarafından aynı teknikle yaptırılmış başka bir minber el-Halil şehrindeki Halilurrahman Camii'nde bulunmaktadır. Şükürler olsun ki hala muhafaza edilmektedir.


Kuds-i Şerif



Gezimizin ikinci gününde Kudüs şehrini dolaştık. Şehir, etrafına göre hakim bir bölgede kurulmuş. Rakım yedi yüz metreyi geçiyor. Filistin ve İsrail topraklarının tam ortasında bulunuyor. Tarihi şehir, Doğu Kudüs'te yer alıyor. Mescid-i Aksa, Ağlama Duvarı, Kıyame Kilisesi bu bölgede. Rehberimize göre şehirdeki her tarihi yapıya üç dinin mensupları tarafından farklı anlamlar yüklenmekteymiş. Mesela müslümanların Rabiat'ül Adeviye'nin makamı olarak kabul ettikleri mekanı, Hristiyanlar bir azizenin çilehanesi olarak kabul ediyor. Müslümanlar için Mescid-i Aksa olan harem bölgesi, Yahudiler için Süleyman Tapınağı'nın kurulduğu tepe. Tartışmalar bitmiyor. Şehirde müslümanlar nüfus olarak ezici çoğunluğa sahip. Ancak Yahudiler müslümanların arazilerini fahiş fiyatlarla  satın alıp yerleşimlerini genişletmek için yoğun çaba sarfediyorlar. Hakim tepelerde yahudi mahalleleri hızla büyüyor. Filistinliler Zeytindağı gibi çok önemli noktalarda İsraillilere toprak satmayı ihanet  sayıyorlar. Yahudilerin bol sıfırlı çeklerine tav olarak evlerini ya da arazilerini satan Filistinliler intikam takımları tarafından cezalandırılıyor. Yurtdışına kaçanlar bile mutlaka bulunarak infaz ediliyormuş.

Zeytindağı'ndan Kudüs
 


Kudüs, Yahudiler için vadedilmiş toprakların kalbi, Hristiyanlar için Hz. İsa'nın yaşadığı ve çarmıha gerildiği şehir, Müslümanlar içinse ilk kıble ve Hz. Muhammed'in miracının gerçekleştiği yer olması hasebiyle kutsal. Zeytindağı'ndan bakıldığında Kudüs bütün ihtişamıyla görünüyor. Surlar, kubbeler, kuleler... Aşıkları tarafından yıpratılmış, yorulmuş bir şehir. Mukaddes çilelerin şehri, eski huzurlu günlerine dönebilmek için insanların hoyratlığının dinmesini sabırla bekliyor. Bu şehirde asayişin tam anlamıyla sağlandığı dört yüz yıllık dönem, Osmanlı dönemidir. Öncesi kan ve gözyaşı, sonrası da. 

Bugünkü Kudüs'te hakimiyet İsrail'in elinde. Kanunsuz ve dengesiz bir hakimiyet bu. Tarihin gördüğü en acımasız katliamlara maruz kalmış bir milletin bozuk halet-i ruhiyesinin tezahürü olarak zulüm kol geziyor Kudüs sokaklarında. Şehrin kadim sakinleri olan Filistinliler, kayda değer bir güce sahip değil. Tanka karşı sopanın, mermiye karşı taşın mücadelesi. Fakat direniş devam ediyor, ümit büsbütün kaybedilmiş değil. Açık olan şudur ki Kudüs'te barış için uzlaşma şart. Ceberrut İsrail yönetimi bunu ne zaman anlayacak, göreceğiz. Hiç şüphesiz, korku içinde yaşayan İsrail halkı da bu kavgadan yorulmuş vaziyette. İsrail askerlerinin yüzünden korku okunuyor; zulüm zalimin de uykularını kaçırır. ABD Başkanı Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıdı. Bu çılgın projenin kimseye hayır getirmeyeceği gün gibi ortada. Ancak müslümanların bütün dünyada içine düştüğü vahim durum, Kudüs'te güç dengesinin yeniden sağlanmasını imkansız hale getiriyor. Filistin davasına sahip çıktığını iddia eden ülkelerin yöneticileri etkili bir siyaset ortaya koymaktan çok uzak. Kudüs, müslümanlar için,  dahili siyasi çekişmelerin mezesi, miting meydanlarının malzemesi ve sahtekar münafıkların arpalığı haline geldi. Sömürüldükçe sömürülüyor. Müslümanlar kirlendiler; Kudüs'ü değil törelerini kaybettiler. Evimizdeki pislikleri temizlemeden Kudüs'ü kurtarmamız mümkün değil!


Müslümanlar Yetişirse; Endonezyalılar, Malezyalılar, Pakistanlılar, Türkler yetişirse Kudüs Kurtulur!!!

Filistin'de büyük bir Türkiye muhabbeti olduğunu sevinerek gördüm. Memleketimizde 'Araplar bizi sırtımızdan vurdu diyenlere mukabil 'Osmanlı bizi sattı' diyen bir kaç esnafa Eski Çarşı'da rastladığımızı da kaydetmeliyim. Bu coğrafyanın insanları -üç aşağı-beş yukarı- aynı kafa yapısını taşıyor.

El-Halil, Beytüllahim, Eriha ve Ramallah gibi şehirleri de gezdik. Her yerde Filistinlilerin sefaleti ve İsraillilerin zenginliği göze çarpıyordu.

El- Halil fukaralık içinde. Aracımızdan iner inmez dilenci çocuklar hücum etti üzerimize, kendimizi Halillurrahman camiine zor attık, diyebilirim. Filistinliler yoğun olarak yaşıyor el-Halil'de. İsrail, bu şehre yerleşen Yahudileri teşviklerle ihya ederek nüfus dengesini değiştirmeyi hedefliyormuş.

Beytüllahim, Hristiyan ve Müslümanların birlikte yaşadığı bir bölge. Dükkanlar nerdeyse sabaha kadar açık. Filistin'de ezan okunmadan önce minarelerden kısa bir Kur'an tilaveti yapılıyor. Beytüllahim'de de bu gelenek sürüyor. Müslüman-Hristiyan çatışması yaşanmıyor. Hristiyanlar dahi İsrail'in baskıcı tutumundan rahatsız.

Eriha


Eriha ise Lut Gölü yakınlarında bir vaha. Dünyanın ilk yerleşim yerlerinden olduğu düşünülüyor. Filistin'in ilk özerk şehri. Meyve bahçeleri ve yemyeşil bitki örtüsüyle bir turizm merkezi haline gelmiş.

Yaser Arafat


Mahmud Abbas


Ramallah

Ramallah Filistin'in yönetim merkezi, refah seviyesi nispeten yüksek. Avrupai yaşayan insanlara rastlamak mümkün caddelerde. Filistin davasının efsanevi lideri Yaser Arafat da burada medfun. Kabrini ziyaret ettik. Ziyaret saati olmamasına rağmen, görevliler Türk olduğumuzu öğrenince bize engel olmadılar. Şu anda Filistin'i yöneten Mahmud Abbas'a halk arasında Arafat'a duyulan muhabbet beslenmiyor. Söylentiye göre İsrail'in Filistin mahallelerini tecrit etmek için yaptırdığı utanç duvarlarının ihalesini Mahmud Abbas'ın yakınları almış. Sebep gayet açık: Zaten başkası yapacak, en iyisi biz yapalım. Şark kurnazlığı işte budur. ( Dilerim bu söylenti asılsızdır!) Abbas, memurlarının maaşını ödemek için bile İsrail'e muhtaç. Filistin'de amele pazarları Yahudilerin yanında üç-otuz günlükle çalışmak için her gün bekleşen insanlarla dolu. İsrail ise dünyanın en büyük yüksek teknoloji üreticisi devletlerinden. Ürdün'den kiralanan topraklarda bile ileri teknolojiyle tarım yapılıyor. (Türkiye'de kullanılan tohumların menşei neresiydi?!) İsrail, eğitim, bilim ve sanat alanlarında sayılı ülkelerden biri olmayı başarmış görünüyor.

Hamas'ın karargahı olan Gazze ise abluka altında. Şehre giriş-çıkışlar sıkı kontrol altında. Rehberimizin ifadesine göre Gazze'ye bir ekmek bile sokulması İsrail'in iznine bağlı. Şehirde halk gıda ve ilaç sıkıntısı çekiyor. Yardımların halka ulaşmasında aksaklıklar yaşanıyor. İsrail, Hamas tarafından yapılan bir kaç isabetsiz füze atışını bahane ederek şehri sık sık bombardımana tutuyor. Uluslararası cemiyetler her zamanki gibi barışı tesis etmede yetersiz. Hal böyle olunca, koskoca Tayyip Erdoğan'a nasip olmayan Gazze seyahati pek tabiidir ki bize de nasip olmadı.

İsrail tarafından bombalanan Gazze'den bir görüntü


                                                                                                                         

Filistin'deki son gecemizde bir dosta misafir olduk. Filistin Meselesi üzerine uzun sohbetler ettik. Anladığım o ki Filistin meselesinin hamasi nutuklarla, miting meydanlarındaki curcunalarla, Mavi Marmara benzeri faaliyetlerle çözülmesi mümkün değil. Bu gibi hareketlerin İsrail'in ekmeğine yağ sürmekten farkı yok. Evinde misafir olduğumuz dostumuz, Mısır'dan Gazze'ye açılan yardım tünellerinin Mavi Marmara hadisesi nedeniyle kapatıldığını, Mescid-i Aksa'yı ziyaret eden bazı kafilelerin taşkınlıkları bahane edilerek mübarek mekanların İsrail tarafından sık sık basıldığını teessürle anlattı. Zeytindağı'nda bayrak açıp, 'Allah-u Ekber' diye bağırarak içindeki küçük mücahidi tatmin eden beyinsizlerin ekşi gülünçlüğü karşısında aciz kalıyor insan. Arap ülkeleri pasaportunda İsrail damgası bulunanlara vize vermiyor. İşte bulunan müthiş (!) yaptırım bu. Neyse ki İsrail bu sorunu giriş-çıkış mührünü ayrı bir kağıda basarak çözdü de Mescid-i Aksa'yı ziyaret edip hacca gitmek mümkün olabiliyor. İslam ülkesi diye anılan memleketler tuluat tiyatrosu gibi. Hiçbir meselemizde hamasete müsaade etmemeyi öğrenmeliyiz artık.  Akılla atılacak adımlara ihtiyacımız var. Aklımız ise kendini bilmez saltanat düşkünü idarecilerin cebinde. 

Kanaatimce sade bir müslümanın Kudüs'e yapabileceği en büyük hizmet orayı ziyaret etmektir. Her kesimden insan hakları savunucularının da dikkati bu şehre çekilmeli muhakkak ancak vazife öncelikle müslümanlara düşüyor. On defa hacca gittiği halde Kudüs'e yolu düşmemiş 'Sakallı Hüsnü'ler kafa ütülemesin bir zahmet! Kudüs, Mekke ve Medine gibi bir ziyaretgaha dönüştürülmelidir. Böylece Mescid-i Aksa hiçbir zaman boş kalmayacak ve İsrail'in keyfi uygulamaları zora girecektir. El'an Kudüs'e giden müslümanların sayısı hristiyanların bile çok çok altındadır ve yapılan geziler siyasi propagandaya dönüştürülmüş vaziyettedir. Oysa insanımızın kadim coğrafyamızı ve hakiki değerlerimizi ciddiyetle tanımaya ihtiyacı had safhadadır.

Kudüs'ün kapısında ' La ilahe illalah, İbrahim halilullah' yazısı


Osmanlı ruhunu diriltmekten bahsedenlerin Kudüs'ün kapısına Kanuni Sultan Süleyman tarafından yazdırılan 'La ilahe illallah, İbrahim Halilullah' ( Allah'tan başka ilah yoktur, İbrahim Allah'ın dostudur.) yazısından haberi var mıdır acaba? Osmanlı üç din için de mübarek olan bu şehrin sakinlerini incitmemek için, şehir kapısına kelime-i tevhidin ikinci kısmını değiştirerek işlemiştir. Zira Hz. İbrahim üç din için de saygıdeğerdir. İçimizdeki hödükler bugünkü zihniyetleriyle o gün yaşasaydı  ve kellelerinin gitmeyeceğinden emin olsaydılar  büyük ihtimalle Sultan Süleyman'ı dialogçu-kafir ilan ederlerdi. Fakat Kudüs'ün yıllardır aradığı ruh işte bu ruhtur. Ne hazindir ki kendi içimizde dahi bu ruhun yerinde yeller esiyor. Acı gerçek: Müslümanların çoğunlukta olduğu memleketlerde yaşanan zulümler İsrail'i aratmıyor. Nutuk atmayı bırakıp kendi muhasebemizi yapmanın zamanı gelmedi mi?

                                                                                *

Son olarak ev sahibimizin anlattığı, bir Filistinliyle arasında geçen konuşmayı aynen kaydetmek isterim:

-İsrail çok güçlü, ne kadar daha direneceksiniz, Kudüs nasıl kurtulacak?

-Biz kurtaramayız. Biz öleceğiz bu yolda. Tek dileğimiz ölünceye kadar müslümanlara biraz daha zaman kazandırmak. Bu zaman zarfında müslümanlar; Endonezyalılar, Malezyalılar, Pakistanlılar, Türkler yetişirse Kudüs Kurtulur!!!

-Ya Araplar!?

-Onlardan ümidimizi keseli çok oldu!
                                                                            
                                       *

Kuds-i Şerif, yazmasını sıyırıp ayaklarımızın dibine atan bir anne gibi haykırıyor zilletimizi.


Cahit Zarifoğlu'nun sözlerini hatırladım:

''Filistin bir sınav kağıdı, her mü'min kulun önünde.''

 Bence her insanın sınavıdır Filistin, Yahudilerin dahi.

 



 
*Röportaj: Ceyda Karan, 2 Temmuz 2016, "Mavi Marmara eylemcisi İbrahim Sediyani AKP ve İHH’ye isyan etti"

Kommentare