Stefan Zweig Neden İntihar Etti?


Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sağlayan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhi anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası mahvolduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum -ki hayatım boyunca manevi uğraşım en büyük haz kaynağım ve şahsi özgürlüğüm en yüce değerim oldu-. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.

Yirminci yüzyılın en büyük edebiyatçılarından Stefan Zweig, ardında bu mektubu bırakarak, 23 Şubat 1942 tarihinde, Brezilya'nın Petropolis şehrinde, eşi Lotte'yle birlikte intihar etti. 

1881 yılında zengin bir Yahudi ailenin çocuğu olarak Viyana'da dünyaya gelen Zweig, iki cihan harbini de gördü. Savaşın insanların hayatında açtığı yaraları derinden müşahade ettiği Birinci Dünya Savaşı yıllarında, savaş karşıtı fikirleriyle öne çıktı. Dönemin Avusturya'sında her yanda savaş tamtamları çalıyordu. Savaşa karşı olmak tam anlamıyla bir vatan hainliği olarak görülüyor, savaş karşıtları kahramanlık türküleri söyleyerek cepheye koşanların ve şiddet çığırtkanlığı yapanların nefretini celbediyordu. Zweig, kamuoyu baskılarına aldırış etmeden fikirlerini haykırdı. Babil Kulesi (Der Turm zu Babel) ve Zorlama (Der Zwang) gibi savaş karşıtı yazılarını bu dönemde kaleme aldı. Yeremya adlı oyununda cephede yaşanan trajedileri anlattı. Yabancı Ülkedeki Dostlarıma başlığıyla bir açık mektup yazarak savaşı lanetledi.

Artık muhalif bir yazardı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk eşi Frederike von Winternit ile evlendi ve Salzburg'a yerleşti. Zweig'ın en verimli dönemi burada geçti. 1920 yılında 'Balzac, Dickens ve Dostoyevski Üzerine', 1925 yılında 'Hölderlin, Kleist ve Nietzsche Üzerine', 1928 senesinde 'Casanova, Stendhal ve Tolstoy Üzerine', adlı inceleme yazılarını yayınladı. 1927 yılında 'Duygu Karmaşası', Yıldızın Parladığı Anlar' ve 'Tarihi Beş Minyatür' adlı kitapları çıktı. Yayınladığı her kitapla biraz daha meşhur olan yazar, artık şöhretinin zirvesine tırmanmıştı.

Ancak Zweig için güzel günler, 1933 senesinde, Almanya'da, Hitler'in iktidara gelmesiyle son buldu. 

Nazi iktidarı O'nu en sakıncalı yazarlar arasında gösteriyordu. 

Kitapları meydanlarda yakıldı. 

Evi basıldı. 

Ve Yahudi kökenli muhalif bir yazar olarak, başına gelecekleri sezen Zweig, 1934 yılında ülkesini terkederek İngiltere'ye gitti. Artık geriye dönüşü olmayan sürgün yılları başlamıştı. 1937 yılında, eşinden boşandı. İki yıl sonra sekreteri Lotte Altmann ile evlendi. Sürgünde de yazmaya devam eden Zweig, bu dönemde 'Sabırsız Yürek' adlı romanını yayınladı. 1940'ta İngiliz Vatandaşı oldu. İkinci Dünya Savaşı başlayalı bir yıl geçmişti. Hitler'in Batı Avrupa'daki işgal hareketleri ilerleyince, İngiltere'yi terkederek ABD, Arjantin ve Paraguay'da bir süre kaldıktan sonra Brezilya'nın Petropolis kentine yerleşti.



En meşhur kitabı 'Satranç'ı 1941 yılında Brezilya'da yazdı. Bir kısa roman (Novelle) olan bu kitapta anlatı, New York-Buenos Aires seferine çıkan bir vapurda, satranç şampiyonu Mirko Czentovic ile gizemli bir kişi olan Doktor B. arasında gerçekleşen satranç müsabakası etrafında geçmektedir. Czentovic, Hitler Almanya'sını temsil etmektedir. Doktor B. ise Zweig'ın değerlerine gönülden bağlı olduğu Avrupa'nın mümessilidir. Müsabakayı son anda Czentovic kazanır. Böylece Zweig, kendi 
dünyasının artık geri gelemeyecek şekilde yıkıldığına dair inancını işaretlemiş ve kitabının son cümlesini yarım bırakmıştır. Yarım kalan bu cümle Zweig'ın yakında gerçekleştireceği intiharına da gönderme niteliğindedir.

Nazi iktidarı tarafından insanlara yapılan manevi işkencenin, Doktor B.'nin başından geçenler şeklinde kurgulandığı satırlar, Satranç'ın en çarpıcı bölümüdür:

Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.(...)

Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle önünde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışardan değil içerden yaratılacaktı. Bana ayrılmış oda ilk bakışta hiç rahatsız etmedi beni. Bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir leğen, bir parmaklıklı pencere vardı odada. Ama kapı gece-gündüz kilitliydi. Masada hiçbir kitap, kağıt, gazete, kalem durmasına izin yoktu. Pencere bir yangın duvarına bakıyordu. Bütün çevreme hatta kendi bedenime bile tümüyle hiçlik egemendi. Elimden her nesneyi almışlardı. zamanı bilmeyeyim diye saati, yazı yazamayayım diye kalemi, bileklerimi kesemeyeyim diye bıçağı... Sigara gibi en ufak bir sakinleştirici bile benden esirgendi. Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruyu bile yanıtlamasına izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz, kulak, bütün duyular sabahtan geceye-geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu. İnsan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dilsiz nesnelerle çaresizlik içinde kalıyordu; suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, görecek, duyacak hiçbir şey yoktu. Her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı-bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı-bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana kadar düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.

***


Zweig'ın içinde taşıdığı son ümit ışığı da çoktan sönmüştür. Vatanı, Nazi çizmeleri altında ezilmektedir. Dünyası yıkılmıştır. Sürgünde yepyeni bir hayata başlamak için gerekli gücü kendinde bulamamış ve yıkık halet-i ruhiyesi O'nu intihara sürüklemiştir. Zweig intihar ederken yalnız kalmamıştır, zira kendisine büyük bir aşkla bağlı olan karısını da intihara ikna etmeyi başarmıştır.

Birlikte ilaç içerler ve sarılarak uzandıkları yatakta can verirler.

Stefan Zweig ve karısı, intiharlarından sonra çekilen fotoğraf


Kaderin cilvesine bakın ki Zweig'ı ölüme sürükleyen olayların baş müsebbibi Adolf Hitler de üç sene sonra karısıyla birlikte intihar edecekti. Zweig, karamsar öngörülerinde yanılmıştı. Büyük yazar, üç sene daha yaşayacak gücü kendinde bulabilmiş olsaydı, bütün kalbiyle bağlı olduğu vatanının küllerinden yeniden doğduğunu görebilecekti.


***

İsmet Özel, bir konuşmasında, Turgut Uyar'la yaşadığı bir hatırayı şöyle nakleder:

Ben şiir dünyasına ilk adımlarımı attığım sıralarda Ankara'daydım. Hüseyin Cöntürk, Çarşamba akşamları davet ettiği bazı insanları ağırlardı. O akşamlardan birinde, Turgut Uyar ve ben karşı karşıya konuşuyoruz.

Turgut Uyar'a şöyle dedim: Biz bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyada şairin sözü her şeyden önemli. Mesela geçenlerde dedim, Peru'da bir futbol maçı sırasında halk tribünlerden indi ve kendilerine mani olmak isteyen polisleri dövdü. (Peru'da oldu bu ve yıl 1964)

29 Mayıs darbesinin üzerinden dört yıl geçmiş geçmemiş. Yani Türkiye'de böyle bir şeyin olması bahis konusu değil. Türkiye'de halk kelimesinin ne ifade ettiği, polis kelimesinin ne ifade ettiği Türkiye'de yaşayanlar için bile yerli yerine oturmuş değil. Ama biz gazete haberi olarak bunu (Peru'daki olayı) öğreniyoruz.

Ben dedim ki Turgut Uyar'a, yani şairin söylediği şey dünyada olandan daha kıymetli olmalı. Yani dünyada bir şeyler oluyor; hem o olan şeyi yansıtacaksınız, yaşatacaksınız ama aynı zamanda ortaya bir şiir çıktığına göre, başka insanların beslenebileceği bir şey de ortaya koyacaksınız. Yani şiir başka türlü nasıl olur?

Peki dedi Turgut Uyar, sen olsan ne yapardın? (Peru'daki olayı şiirleştirmek için.)

Vallaha dedim, gayret ederdim ki buna denk düşen bir mısra kurayım. Yani daha önce dediğim gibi sonradan bu mısrayla karşı karşıya gelecek olan insanın beslenebileceği bir şey ortaya çıkarayım diye uğraşırdım. Şimdi  tam olarak hatırlamıyorum ne dediğimi, ama şöyle bir şey demiş olabilirim:

''Atın kanadındaki çanla düğüm buharlaşıyor.''

Mesela böyle bir şey diyebilirdim, dedim. (Şimdi kurdum bunu, şimdi.)

Hayır, dedi Turgut Uyar; böyle olmaz. Ne olmuşsa onu söyleyeceksin!

Mesela, şöyle söyleyeceksin:

''Peru'da halk polisleri dövüyor.''

Bir de sebep göstereceksin:

''Aşktan.

(...)

*
*
*

Şiirin büyük ustası Turgut Uyar, Zweig'ın ölümüne bir mısra düşecek olsa belki şöyle söylerdi:

Stefan Zweig intihar etti, ümitsizlikten...



Yalnız Muhalif / 2 Eylül 2018 


Bu blogdaki yazıları takip etmek için yukarıdaki 'abonieren' butonuna basmanız, e-mailinizi vermeniz ve e-mail adresinize gelecek onay linkini tıklamanız yeterli olacaktır.



Kommentare

  1. 1920 yılında yazdığı Üç Büyük Yazar kitabının Dostoyevski'ye ayırdığı bölümünde, kendisi Dostoyevski'nin karakterlerindeki yaşama sevgisini anlatmak için "Hiçbiri ölmek istemiyor, hiçbiri hayatı, kutsal sevgiliyi bırakmak istemiyor, hiçbir acı hayatın ebedi karşıtı ölümü arzu ettirecek kadar derin değildir. Ve bu cehennem, bu çaresizliklerle dolu karanlığın sert duvarlarında birdenbire kadare övgü şarkısı yankılanıyor, cehennem alevleri şükranın tutkulu korlarına dönüşüyor. Işık, sonsuz ışık doluyor içeriye, yeryüzünün üzerinde Dostoyevski'nin gökyüzü beliriyor ve Dostoyevski'nin yazdığı son söz, büyük taşın önünde konuşan çocukların kutsal barbarlık sözü gürlüyor: "Yaşasın Hayat!"

    Sadece Dostoyevski'nin kahramlarında parıldayan bir yaşama sevgisi değildi bu, Stefan'ın kendi yaşama sevgisinin de en güzel tezahürüydü.

    20 yılın geçmiş olması ve sürgün hayatına artık genç olmadığı için katlanamayacak olması (kendisi intihar mektubunda sanırım böyle ifade ediyordu.) gibi sebepleri göz önünde bulundursam dahi, bu satırları yazan bir insanın kendi hayatına son veriyor olması unutamayacağım bir olaydır. Tezat demek istiyorum ama tezat olmasına yetecek kadar zıtlığı göremiyorum üstte saydığım iki sebepten ötürü yine de olacağı belliydi de diyemiyorum çünkü bu satırları yazan kendisiydi.

    AntwortenLöschen
    Antworten
    1. Belki de genç bir yazarın hayatının baharında her ne şartta olursa olsun yeğlemek gerektiğini düşündüğü yaşamaya, hayatın acı yüzüyle ilerleyen bir yaşında karşılaştığında katlanamayışını, böylesine çarpıcı ifade edebilen çok az hayat hikayesi vardır. Bazen aklı insana kalıp mücadele etmeyi söylese bile insan kendinde bunun için güç bulamayabilir.

      Güzel yorumunuz ve katkınız için teşekkürler.

      Löschen

Kommentar veröffentlichen